-
Gülsün İcik YILMAZ
Tarih: 22-01-2026 20:23:00
Güncelleme: 22-01-2026 20:23:00
Yalnızlık üzerine yazmak, her zaman o kadar kolay gelmiyor bana. Çünkü yalnızlık, öyle her zaman yüksek sesle yaşanan, kapıları çarpıp giden bir duygu değil. Daha çok sessizce, içe doğru çöken, hani o adını koymakta zorlandığımız, boğazımızda düğümlenen bir hâl. Üstelik insan yalnız olduğunu dile getirdiğinde de çoğu zaman yanlış anlaşılıyor; sanki etrafında kimse yokmuş, ıssız bir adadaymış gibi… Oysa biliyorum ki yalnızlık, en çok da insanın hayatında bir dolu insan varken hissediliyor.
Bazen kalabalık bir masada, kahkahaların en bol olduğu anlarda ansızın gelip oturuveriyor yanınıza. “Bir şeyler eksik” diyorsunuz içinizden. Tam tarif edemiyorsunuz ama o boşluğu, o sızıyı iliklerinizde hissediyorsunuz. Konuşuyorsunuz ama anlatamıyorsunuz; dinliyorsunuz ama duyulmuyorsunuz. Temas var ama o beklediğiniz derinlik yok. İşte tam orada, o metalik soğuklukta yalnızlık kendini gösteriyor.
Geçen gün bir kafede oturuyordum. Masalar tıklım tıklımdı; her köşeden o bildiğimiz metal kaşık sesleri, tabak gürültüleri yükseliyordu. Bizim masada da bir arkadaşımla tam olarak bundan, bu geçmeyen yalnızlık hissinden konuşuyorduk. Etrafı izlerken aklımdan şu geçti: Bu kadar kalabalığın, bu kadar gürültülü bir neşenin içinde insanlar nasıl oluyor da yalnızlıktan bu kadar çok söz edebiliyor? Belki de her masada, o kaşık seslerinin ardında gizlenen sessiz birer oda var.
Bazen istatistiklere, o çokça bahsedilen "modern çağ" çalışmalarına bakıyorum; yalnızlığın artık yaşı, dönemi kalmamış gibi. Çocukların kalabalık sınıflardaki o mahzun bakışlarında, gençlerin telefon ekranlarına sığdıramadığı o kocaman boşluklarda, yetişkinlerin akşam eve dönerken omuzlarında taşıdığı o ağır sessizlikte hep aynı iz var. Bu durum bana yalnızlığın bir "koşul" değil, kurulan bağların o ince sızısı olduğunu düşündürüyor. Hani insan daha az anlatmaya, daha çok içine kapanmaya başladığında yalnızlık aslında yüksek sesle konuşmaya başlıyor demektir.
Tam bu noktada Irvin Yalom’un o meşhur varoluşsal yalnızlık tespiti geliyor aklıma. Yalom, bu halin sadece bir arkadaş eksikliği olmadığını söyler; ona göre insan, ne kadar yakınlaşırsa yakınlaşsın, o en derindeki "kendine has" yalnızlığıyla hep bir başınadır. Dünyaya tek başına gelmenin, o son nefesi tek başına verecek olmanın getirdiği bir kaderdir bu. Belki de bu yüzden bazı yalnızlıklar hiç geçmiyor. Değişen şey yalnızlığın kendisi değil, bizim onunla nasıl bir pazarlığa giriştiğimiz. Bu yalnızlığı bir kusur gibi saklamak yerine kabul edebildiğimizde, belki o zaman başkalarıyla kurduğumuz köprüler daha sahici bir hâl alır.
Günlük hayatta bu sızıyı dindirmek için hep büyük hamleler, kalabalık çözümler arıyoruz. Oysa mesele her zaman dışarıda değil. Bazen yalnızlık, insanın kendi iç sesini kaybetmesinden doğuyor. Ne hissettiğini fark edemediğinde, o uğultulu kalabalıkta kendi fısıltısını duyamadığında insan en çok kendine yabancılaşıyor. Belki de başkalarını gerçekten duyabilmek için önce kendi içimizdeki o kalabalığı susturmak, kendimizle o acı kahveyi içebilmeyi öğrenmek gerekiyor.
Bugün kendinize şu soruyu sormak belki de yeterlidir: Ben gerçekten bağ mı kuruyorum, yoksa sadece hayatın o bitmek bilmeyen akışında sürüklenip gidiyor muyum?
Yalnızlık bazen o kafedeki metal kaşık seslerinin arasında öylece durur. Ne hemen çözülmek ister ne de yok sayılmak. Belki de aceleyle “iyi hissetmeye” çalışmadan önce, o uğultunun biraz dinmesini beklemek; kalabalık sustuğunda kendi sesimizin ne dediğine bakmak gerekir. Çünkü insan, en çok o dürüst sessizlikte güçlenir.
Sevgiyle kalın..